MADELET GRABBE BAŞUSTA’NIN,
ANTALYA TİCARET VE SANAYİ ODASI TARAFINDAN
15 NİSAN.2011 CUMA GÜNÜ  DÜZENLENEN
“EKONOMİK GELECEK VİZYONU :KADIN VE GENÇ”KONULU  
TOPLANTIDA YAPACAĞI KONUŞMA

Saygı değer misafirler,

Bana ayrılan bu kısa süre içinde, sizlere yurt dışında, bizim tabirimizle gurbet ellerde, 40 yılı aşkın süredir edindiğim hayat tecrübelerimden, Almanya’ya İlk defa çalışmaya giden 1. nesil vatandaşlarımızın yaşadıkları büyük zorluklardan, entegrasyonun sağlanması için kadınlarımızın yaptıkları amansız mücadelelerden söz edeceğim. Her dakikasını, ailem, ülkem için yaşadığım, yarım yüz yılı aşan, çok hareketli sayılabilecek hayatımdan kesitler vermek, düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü, 30.ekim.1961 günü  Almanya’nın  Türkiye ile  işçi alımı  anlaşmasıyla başlayan ve size birazdan ayrıntılarıyla anlatacağım, Türklerin Almanya macerası , Türkler açısından bakıldığında, bu gün hayal ötesi bir noktaya geldi.

Bir örnek vermem gerekirse, Türk Alman  Eğitim ve Bilimsel araştırmalar vakfı’nın  2008 yılında yaptığı araştırmalar çerçevesinde ,Almanya’da faaliyet gösteren girişimci sayısının 72.000, Türk girişimcilerinin  toplam yıllık cirolarının  33 milyar sınırına ulaşmıştı.yine Avrupa Türk iş adamları ve sanayiciler derneğinin araştırmasına göre,Avrupa’da 2010 yılında Türk kökenli girimci sayısının 140.000 i bulacağı açıklanmıştı.

1960 lı yıllarda, Avrupa’ya çalışmaya gidenler için bu günkü Türklerin başarılarını hayal edebilmek, gece yarısı 12 de güneş çıkacağını düşünmek gibi imkânsız bir şeydi. 1990’lı yıllarda sokakta telefonla konuşarak yürüyebileceğimizi, yine 1990’lı yıllarda bir gün her evde 200 ile 2000 televizyon kanalının seyredileceğini düşünebilmek kadar imkânsızdı.

Bu konuşmamda sizlere, Özellikle Almanya’ya ilk giden Türklerin ilk hayat mücadelelerini anlatacağım. Fakat önce gençlere örnek olabilir düşüncesiyle kendi gençlik hayatımdan bahsetmek istiyorum.

Ben Hayata, 13 yaşında Eskişehir İnönü Planör okulunda başladım. Çünkü ağabeylerim bana sen kızsın bunu yapamazsın diyorlardı. Ama ben 18 yaşına geldiğimde, C brövesi almış bir havacı olarak, Planör, Paraşüt ve Pilot öğretmen yardımcılığı yapıyordum.

Paraşüt milli takımımızla Irak, İtalya, Hollanda ve Almanya’da uluslararası müsabakalara katıldık. Çeşitli madalyalar kazandık. Biz bu müsabakalara gittiğimizde Türkiye’de olay olur; gazeteler günlerce yazılar yazar; resimlerimizi gazetelerin birinci sayfalarına basarlardı.

Benim hayalim, jet pilotu olmaktı. Ama insan bazen kaderin kendini nereye sürükleyeceğini bilemiyor. Yaklaşık 38 yıl önceydi.

Bir yarışmadan uçak bileti kazandım. Kazandığım bu uçak biletiyle, bir tesadüf sonucu Almanya’nın Bremen kentine gittim. Benim orada Türkiye’ye Türk hava Kurumu, Türk kuşu havacılık okuluna, Planör pilotu ve Paraşütle atlamayı öğrenmek için gelen öğrencilerim vardı. Onları aradım. Vaktinizi almayayım. Almanya’da yaşayan arkadaşlarımdan biri beni ikna etti ve evlenerek Bremen’de yaşamaya karar verdim.

Daha önce Türkiye’de çalıştığım KLM hava yıllarının Bremen bürosunda çalışmaya başladım. Eşimde bir şirkette mimar olarak çalışıyordu.

Bir gün eve musluk tamircisi geldi. Bizden saatine çok para isteyince, mimar olan eşime dedim ki “senin bir saatinin ücreti bir musluk tamircisi kadar bile değil. İşten ayrıl, bir firma kuralım” dedim.  Zorda olsa karar verdi ve ilk arsamızı alarak ilk evlerimizi yapmaya başladık.

İşlerimizi biraz geliştirmiş ve büyümek istiyorduk. Bir gün hava alanında başka bir Avrupa ülkesine gitmek için gazete okuyarak vakit geçirmeye çalışıyor, uçak saatini bekliyordum. Gazetede bir ilan gördüm. Amerikalı bir şirket Almanya ve Belçika da birlikte evler ve mahalleler kurabilecekleri partner arıyordu. Hemen Hava alanından ilan veren şirkete teleks çektim ve eşime haber verdim. Anlaşarak ortak olduk ve birlikte yıllarca çalıştık. Sonra Amerikalıların hisselerini satın alarak yolumuza kendimiz devam ettik.

Şirketimiz bu gün Almanya’da mahalleler kuran önemli inşaat şirketlerinden biridir. Bu anılarımı gençler için anlattım. Gençler görmesini bilirlerse, küçük fırsatlar, büyük işlerin öncüsü olacaktır.

Bu başarıları kolay kazanmadık, özellikle bizim nesil, Almanya’da çok çile ve sıkıntı çekti. O yıllarda yaşananları, bu gün Almanya ve Avrupa’da yaşayan gençlerimiz bile hayal edemiyorlar.

Şimdi sizleri,1961 yılına Avrupa’ya ilk giden işçilerimizin ve ailelerinin yaşadıkları günlere götürmek istiyorum. 

İşçilerimiz ve aileleri; dilini, insanlarını, hatta haritada yerlerini bile bilmedikleri şehirlere ve mahallelere yerleştiler. Türkler Almanları, Almanlar da Türkleri tanımıyordu. Almanya’ya gelen Türk işçiler gece gündüz, sadece çalışıyorlardı. Hiç bir sosyal yaşantıları olamıyordu. Daha sonra yalnızlıklarını paylaşmak için ailelerini Almanya’ya getirmeye başladılar. Büyük sıkıntıları vardı.

Yıllar geçtikçe ne Almanya’ya ne de Türkiye’ye intibak edebiliyorlardı. Türkiye’ye tatile geldiklerinde bile adları “Alamancı” oluyordu. Türk basınında  tüylü fotör şapkaları, ellerinde Transistörlü Radyoyla yürürken Karikatürleri yayınlanıyordu.

Sorunları iki taraflı büyüyordu. O günlerde de bu gün olduğu gibi Türk vatanını büyük bir aşkla seven biz genç kadınlar birlik olup, bu ortada kalmış gibi duran sayısız soruna çare bulmak için çırpınıyorduk. O dönemde entegrasyonun adı bile yoktu.

Bende bu arada eşimle birlikte Bremen’de kurduğumuz ilk inşaat şirketimizle mahalleler kurmaya başlamıştık. Almanlar yaptığımız evleri sevdiler. Satışlarımız iyiydi. Para kazandıkça, halkın içine daha çok girdikçe, Türk ailelerinin çaresizliklerini görüyor, neler yapabileceğimizi düşünüyordum.

İlk olarak Bremen Türk-Alman Kadınlar Derneği’ni kurdum. Bu derneğin üyeleri Almanya’ya çalışmaya gelen Türk işçilerinin eşleriydi. Bu sene 35 inci yılımızı kutluyoruz.

Kadınlarımızın ilk ve en önemli sorunu almanca bilmemeleriydi. Örneğin markete gidip bir ekmek bile alamıyorlardı. Bunun için lisan kursları açtık. Ayrıca dikiş, yemek, stenografi, hemşirelik kursları, sosyal dayanışmanın temini için de kermesler ve Türk geceleri düzenledik. Bayramlaşma adetlerimizi canlı tutmaya çalıştık.

Genç kızlarımızın işe kolay girebilmeleri için daktilo kursları düzenledik. Almanya’ya gelen işçilerimizin eşlerinin birçoğu Türkçe okuma-yazma dahi bilmiyorlardı. Onların kolay intibak etmelerini sağlamak için de Türkçe okuma-yazma kursları açtık. Kadınlarımız heyecanla ve azimle bu kursları takip ettiler. Biliyorsunuz, hayatta her şey süt liman gitmiyor. Gurbet şartlarına intibak edemeyen gençlerimiz suç işliyorlardı. Onları hapishanelerde ziyaret edip,  kitaplar götürdük.

Mesela çok daha önemli bir sorunumuz vardı. Almanya’ya çalışmak için gelen işçi ailelerinin Türkiye’de doğan ve Almanya’ya getirmek zorunda oldukları sakat ve çeşitli özürleri olan çocukları vardı. En büyük sorun da beyin özürlü çocukların ailelerinin çaresizliğiydi. Hasta çocuklarını evlerinde gizliyorlardı. Onlar için etkinlikler düzenledik; aileleri hastanelerle tanıştırdık, onlara sahip çıktık. Ailelerin öz güvenleri geldi. Onlar da başka ihtiyacı olan aileler için çalıştılar.
Bu gün için küçük gibi görünen bu sorunlar, o yılların şartlarında de bize çözümsüz dev gibi, sorunlar gibi geliyordu.

Ama sonunda başardık, varlığımızı hissettirmeye başladık. Başka sosyal konuları da ele aldık. Entegrasyonun, sanat, kültür ve müzikle daha kolay sağlanacağına inanıyorduk. Ünlü orkestra şeflerimizi, senfoni orkestralarını, Ressamları, modacıları, Türk sanat, Türk halk müziği sanatçılarımızı Bremen’e davet ettik.

Biz Türk kadınları, kendimize sahip çıktıkça ve bu etkinlikler çoğaldıkça Avrupalı yetkililer de Türklerin sorunlarıyla ilgilenmeye ve Türklerin Almanya’ya entegrasyonu ile ilgili çalışmalar yapmaya başladılar. İlk defa derneğimizden bir kişi Bremen Kültür konseyi ve Bremen Radyo kuruluna temsilci olarak seçildi. Günlük sorunlarımızı en aza indirdikten ve çevreyi tanıdıktan sonra eşlerimiz ve genç kızlarımız yavaş yavaş ticaret yapmaya başladılar. Ailelerini, tanıdıklarını Avrupa’ya getirdiler. Bu gün Avrupa da nüfusumuz 3,5 milyonu geçti.

Artık Türk iş adamları ve kadınları çok önemli konumdalar. Hatta bazı ülkelerde, yerel seçimlere katılıp şehir yönetimlerinde söz sahibi oldular. Bazı Türkler milletvekili bile olmaya başladı. Aslında şu anda Avrupa Birliği’nin kapısında değil içindeyiz.

Bugün, 50 yıl öncesini anlatmak çok kolay, fakat yaşarken zor günlerdi.    Ama, sonunda başardık, Avrupa’ya gelen Türk kadınları ve erkekleri zaman içinde mucizeler yarattılar. Kimisi bu gün önemli görevlerde çalışırken,  bazıları da harika işler yaparak büyük holdingler kurdular. 

Bu gün Avrupa’nın her yerinde, Türklerin kurduğu uluslararası iş yapan binlerce Türk şirketi var. Bu şirketler milyarlarca Euro’luk cirolar yapıyorlar. 

Bizde şirket olarak şuanda Almanya’nın 12 büyük şehrinde yüzlerce ev yapmaya ve mahalleler kurmaya devam ediyoruz.

İnsan yıllar içinde anlıyor ki, çok para kazanmak, büyük şirketler kurmak insan ruhunu doyurmuyor. Hele de yurt dışında yaşıyorsanız... Ne kadar büyürsen büyü, ne kadar zengin olursan ol belli bir yaştan sonra insanın burnu çocukluğunu, yaşadığı mahallenin kokusunu, eski arkadaşlarını özlüyor. Hiç unutmuyorum; Amerika’da yaşayan ve uluslar arası çok büyük işler yapan bir Türk iş adamı yazdığı kitabında, çocukluğunda yaşadığı köyün, tezek kokan sokağını ne kadar özlediğini sayfalarca anlatıyordu.

Biz Bremen Türk Kadınlar Birliği olarak, yıllarca Türkiye’ye yardım etmeye çalıştık. Ben 35 sene bu derneğin başkanlığını yaptım ve hiç yorulmadım. Yaşarken öğrendim ki, ülke ve insanlar için yapılanlar yerde kalmıyor ve takdir ediliyor. 

2001 yılında, Federal Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau, Türk-Alman dostluğuna ve kültürüne katkım, iki ülke insanının entegrasyonu için yaptığım çalışmalardan dolayı beni liyakat madalyası ve nişanı ile ödüllendirdi. Amerika’da dünyaca ünlü iş kadınlarının kabul edildiği örgüte 68 ülke arasından yapılan seçimle kabul edildim. Bunu övünmek için değil, Kadınlarımıza ve gençlerimize örnek ve güzel bir hedef olsun diye söylüyorum.

Biz aile olarak hayatımız boyunca Almanya da çalıştık, imkân sahibi olduk. Ama hep Türkiye’yi düşünerek yaşadık.

1999 Adapazarı depreminde iş için Amerika’daydım. Bu acı haberi alınca dernek olarak yurt dışında ve Almanya’da yaşayan kadınlarımızı harekete geçirerek 10 gün sonra Türkiye’de buluştuk. Görünen manzara tam bir kıyamet günü gibiydi.. İnsanlar her şeylerini kaybetmişlerdi. Hemen, deprem bölgeleri için yardımlar organize ettik. Adapazarı’nda 7500 kişinin yaşadığı Emirdağ çadır kentinde günlerce çadırlarda yaşadık. Bazen de araçların içinde yattık. Bunu heyecanla yaptık. Japonya’da meydana gelen 8 büyüklüğündeki son deprem ve tsunami felaketi acılarımızı yeniden tazeledi.

İnsan bu tür felaketlerin içinde yaşadığı zaman çocuğunun da malının da varlığının da kıymetini anlıyor. Bugünkü durumuna şükretmesini öğreniyor.

Çadır kentte yaşarken bir gecede 6 kişilik ailesini, trilyonlarca liralık mal varlığını kaybeden insanlar tanıdım. Hayatta her şeyin emanet olduğuna bir kez daha canlı olarak tanık oldum.

Pek çok çocuk anasız babasız kalmıştı. İmkânlar çok yetersizdi. Yetimhaneler ve çocuk yuvaları yetmiyordu. Hatta bir yatakta 3 çocuk yatırmak zorunda kalınıyordu. 

İçimizi sızlatan bu durum karşısında, Bremen Türk-Alman Kadınlar Derneği olarak, Bütün dünyadaki arkadaş ve dostlarımızı,  Türkiye’de yaşayan yabancıların da katkılarını organize ederek büyük bir kampanya başlattık. Adapazarı’nda depremden sonra toplu konut alanı olarak seçilen ve depremzedeler için yapılan binaların yer aldığı Karaman Köyü’nde 2,5 dönüm arazi içine 750 metrekare kapalı alanı olan dünya standardında bir çocuk yuvası yapıp Sakarya valiliğine teslim ettik. Adını da Bremen Çocuk yuvası koyduk. Şu anda bu yuvada 0 ile 06 yaş gurubundaki yetim çocuklar kalıyor.

Bu vesileyle, değerli arkadaşım Antalya kadın girişimciler kurulu başkanı Işık Yargın’ı benimde desteklediğim “Geleceğin Dinamikleri “ projesinden dolayı sizin huzurunuzda tebrik etmek istiyorum. sevgili Işık, biraz önce söz ettiğim Bremen Mızıkacıları yetimhane ve Kreşinde ve Türkiye’nin bir çok ilinde ki  yetim hanelerde ve çocuk yuvalarında kalan,  annesi babası olmayan, 18 yaşından sonra da  ne yapacaklarını bilmeyen lise çağındaki çok sayıdaki gencimizi, bir yıl meslek eğitiminden geçirerek Turizme kazandırdı. Işık yargın gibi, sürekli sosyal projeler üreterek topluma hizmeti ibadet kabul etmiş, iş kadınlarımız ve iş adamlarımızın sayılarını çoğaltmalıyız.

Kendine ve çocuklarına yetecek kadar para kazanan iş adamlarımıza ve iş kadınlarımıza, çocuklar için yetimhane, kimsesi kalmayan ve yaşlanınca ömürlerini geçirebilecekler yaşlılar yurdu ve meslek liseleri yapmalarını tavsiye ediyorum. Bu tür eserler meydana getirmenin verdiği gurur ve mutluluğun tarifi yok. 

Bu gün sayıları 200 ü geçen yerel ve ulusal televizyon kanallarımızda, dünyada ve Türkiye’de mucizeler yaratan, şirketler kuran, şampiyonluklar kazanan, dünyanın en önemli kadın örgütlerine kabul edilen başarılı Türk kadınlarımızı ve genç kızlarımızı televizyon programlarında daha çok görmek istiyoruz. Bu konuda kadın sivil toplum kuruluşlarına büyük görev düşüyor.   

50 yıl önce Avrupa’ya işçi olarak gidenlerin çocukları, Bu gün Avrupa’da ve dünyada dev şirketlerin sahipleridir. Anne, baba ve dedelerinin hayal bile edemediklerini gerçeğe dönüştürmüşlerdir. 

Beni dikkatle ve sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Saygı ve sevgilerimle.